Sayıklamalarım
• 26/10/2009 - "Literatur For Turkish"...
Yine bir silah bırakma/Barış şansı ve yine savaş çığırtkanlığı ile beraber büyük bir kin... Ve bu kinin yöneltildiği kesim kim ne derse desin, ister kabul etsin ister etmesin Kürtler'dir. Yine kavga, yine dövüş ve yine savaş baltaları. Kimse neyi savunması gerektiğini bilmiyor, herkes olaya bir balta ile gidiyor, kafalar öyle bir karışmış ki "domuz gribi aşısı" denen şey var ortalıkta, bunu bile siyasi görüş ve partisel bir yaklaşımlarla savunuyoruz. Hükümet tarafını tutanlar aşı yapılsın diyor, muhalefet tarafını tutanlar vurulmasın diyor, "sağlık" konusunda bile partisel bir tavır sergileyen bir ülkenin vatandaşları için ne denilebilir ki... Ve ben diyorum ki: İLKE'sizlik !!!
Son günlerde bir silah bırakma-bırakmama, bitti-bitmedi, şov yaptılar-yapmadılar vakası etrafında dönen bir tartışma, ki tartışmadan ziyade bir kavga ve kavgaya davetiye çıkarma telaşı var.. 25 yıl boyunca literatür ile ilgili sorunlar yarattı bu sistem. Kendi varoluşunu ve kendi devamını sağlamak için Kapital Devlet her zaman bir düşman yaratır, bazan da sana karşı çıkanı düşman ilan edersin. Birilerini görmezden gelirsen, bir süre sonra o şeyler sana kendilerini bir şekilde gösterirler, daha önce kurban olan bir süre sonra şekil değiştirip sana karşı savaşır ve birden kim kurban kim avcı durum karmaşık bir hal alır ; bu bir nevi toplumsal mutasyondur. PKK'yi bize düşman kavramı ile açıklamaya çalıştı bu sistem: bölücü, yıkıcı, terörist bir "düşman"... Ama Türkiye kendisinin de imza attığ uluslararası antlaşmayı görmezden geldi. Cenevre Savaş Suçları Sözleşmesine göre, eğer birini düşman eder ve onunla savaşırsan savaştıklarını "esir" alabilirsin ancak ; literatürün gereği ideolojik olarak "düşman" sayıyor bu sistem PKK'yı ama iş yakalamaya gelince "suç işleyen vatandaş" konumunda ele alıyordu; böyle olunca bütün yapın parçalanmış oluyor. Bir süre sonra düşman-suç işleyen vatandaş arasında kaldı, bu da "ilkesiz"likten kaynaklanan bir durum. Hiç bir konuda "ilke"li olamadığımız için bütün sistem bozuluyor...
AİHM verdiği kararlar ile şunu dedi : "Eğer karşınızda bir düşman yoksa komando yetiştiremezsiniz, G3 gibi savaş silahlarını kullanamazsınız vs vs"... Bu uyarı literatürde ve ideolojide bir yanlışlık olduğunun kanıtıdır. Bundan dolayı şimdi komuoyuna artık geçerli bir laf edemiyor sistem: "Düşman olarak göremeyeceğimiz kişilerle düşük yoğunluklu bir çatışma halindeyiz (savaş diyemiyor sistem buna)" ; bundan dolayı bunun bitmesini "Barış" olarak kabul göremiyor, zira savaşmadığınız birileri ile Barış'amazsınız...
Aristoteles'ten beri en önemli felsefi öge İLKE'dir ve bir ilke aynı durumdaki her olay-olgu için kullanılmalıdır, eğer bunu yapmazsanız bütün yaptığınız kendinizi olumlamaktan başka birşey değildir... Önce bir ilke edineceksiniz, bu ilke üzerinden haraket ederek açıklamaları yapacaksınız : "Barış" kavramını ele alışımız bile hastalıklı, zira ilkeli değiliz. "Resmi Tarih" bize hep Osmanlı özelinde şunu sunmuştur : "Bizler (osmanlı) her savaşı kazandığımızda barış antlaçması imzaladık, yenildiğimizde ise ateşkes imzaladık"... Biz bu yüzden "barış"ı karşımızdakini yenip diz çöktürmek anlamında öğrendik, zira onları (düşman) yendik ve onlar büyüklüğmüzü kabul edip diz çöktüler ve "barış" tık; aynı "Resmi Tarih" bize şunu da söyledi: "Yenildiğimizde bile aslında yenilmemiştik, bizim tarafımızdaki büyük devletler yenildiği için mağlup ilan edildik ve ateşkes ilan edildi "... Asla barış denilmez, zira barış demek bizim için diz çökmek demektir ve asla diz çökmedik, eğer barış'ı tarihiniz boyunca hele de Osmanlı'nın parçalanma dönemindeki bir yorumla açıklarsanız bütün yetişen nesilleriniz bunu böyle algılar, Osmanlı algımız da belli zaten ve bu algı hala da sürüyor: "Bizi bölüp parçalayacaklar sendromu"... Sendrom bütün genlerimize ve bilincimize yerleşmiş durumda. Resmi tarih'in dediği şudur:
- Yunanlılar ? - İngilizlerin oynuna gelip bizi sattılar... - Sırplar? - Rusların oyununa gelip bizi sattılar... - Ermeniler ? - Avrupalıların oyununa gelip bizi sattılar... - Araplar ? - Bizi arkadan vurdular.. - Kürtler ? - İçimizde yaşayıp bizi vuruyorlar...
Bu paranoya artık toplumsal genlere işlenmiş durumda ve bundan kurtulmak zor olsa gerek. Hep kabahati başka yerde arama derdi var; nedense Osmanlı'ya başkaldıran hep kötü ve hain ilan ediliyor, peki Türkiye Cumhuriyeti kime başkaldırdı ? Herkes kendisinin öztürk olduğunu kanıtlama çabasında bir de, komiğime gidiyor bu durum; Herkes Öztürk mübarek, üstelik de herkes Orta Asya'dan çıkan dedelerinin 1000 (yazıyla bin) yıllık serüveninde aslını (ne demekse aslı) koruduğunu düşünmekte ve buna da kesin inanmaktadır. Bunu sistem de pohpohlamaktadır, zira işine geliyor ama aynı sistem şöyle bir saflık da yapıyor: Halil İnancık'a TBMM Onur Ödülü veriyor, şöyle dedi aynı yılın sonunda Halil İnancık: "Türkiye'de Türk varsa bile sadece Toroslar'da yaşayan bir kaç yörük aşiretinden ibarettir, Türkiye'de başka Türk yoktur..."
Sorun belli ve bu sorunun çerçevesinde okuduklarım, gördüklerim, yaşadıklarım beni güldürüyor ; komik bir ülkedeyiz Vesselam...
|
Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 30/3/2009 - "Rayett_Terziyan"...
Uzun zaman yazmayı düşünmüyorum kişisel nedenlerden dolayı...
Uzun zamandır aralıklarla burada kelam ediyorum, kelamlarımın hepsi kendimindir, sıkça alıntıladıklarım oldu ama bütün alıntılarının kaynağını vermeye çalıştım; bazılarının sahibini bilmeme rağmen aradım buldum. Genel yapı ve akıl yürütmeler tamamen şahsıma aittir ve bu yüzden bazı yerlerde şunu dedim: "Teorik bir hata varsa bana aittir"... Şahsen beni tanımayanlar yazıların bir yerlerden alıntı olduğunu ya da bir kaç kişinin eseri olduğunu söylediler, tanıyanlar bilir az çok deliyimdir ve bu delilik bende ilginç algılamalar geliştirdi; olaylarla çok ilgilendim bir aralar sonra da olayları bırakıp olgularla ilgilenmeye başladım, işte o zaman "dünyanın kaç bucak olduğunu" gördüm...
Forumlarda zaman geçirdim önceleri ve bir gün tamamen tesadüf eseri mynet_felsefe odasına girdim, çok sıkıldım ordan ve daha önce tam metnini yazdığım mynet_psikoloji odasına girmiş bulundum ve daha sonra uzun bir süre girmedim. Bir gece yine mynet_felsefe odasına girdim, uzun süre sadece okumakla yetindim. 6-7 ay kadar orada sohbetlerde bulundum, tanıştığım insanların haddi hesabı yok. 3-5 gün sohbet ettiklerim tanışmak istediler ve bu bana hep komik gelmiştir; ben sadece eğlenmek için oradaydım ama sonra farkına vardım ki ben de bazıları ile tanışmak istiyordum; hakikaten ilginç kişilikler vardı aslında, bayan olup da erkek kılığında yazanlarla da tanıştım zira tacizlerden dolayı saklanma gereği duyuyorlardı, her tacizde isim değiştirip gelen bayanlar ve de kendisini çok zeki zanneden onlarca bayan ve erkek yığını... Kendisi sanal alemin en güzeli sanan onlarca kadın ve erkekten hiç bahsetmeye bile gerek yok, hepsi en güzel ve yakışıklıydılar ama kimse farklarına varamıyordu ve bu yüzden karşı cinse karşı tepkiliydiler. Bir klavye ile değişik kişilikler yaratıyorlardı akıllarınca ama üç beş cümleden sonra işi hemen kişiselleştiriyorlardı ve hemen eteklerinde ne varsa döküyorlardı, bu yüzden samimiyetine inandığım çok az kişi oldu, bazılar ile tanıştım, reelde ne ise sanalda da aynı olanına hiç denk gelmedim desem yalan söylememiş olurum; klavye kişilikleriyiz sanırım...
Tanımak istediğim ve tanıyamadığım üç kişi oldu; birincisi SESKAPİL; ilginç bir retoriği vardı. Okuyunca sanırdınız ki kaybolmuş ve umutsuzca debeleniyor yazarken; sohbetine girdiğinizde, okudukça kaybolanın o değil siz olduğunu anlamış oluyordunuz. Kendisi ile Platon-Zeus ve Hera üçgeninde futbol maçı yaptığımızda tanışmıştık, muhtemelen okuyanlar deliliğin son raddesini gördüklerini sanmışlardır ama biz çok eğlenmiştik, bir gün Bursa'ya gidip rakısını içecem... Platon'u eril bir kişilik ilan etmiştik ve Zeus ile Hera'nın üstüne salıyorduk habire, bu salık verme çoğunlukla cinsel bir salık verme idi; Tanrılar Tanrısı Zeus hiç bu kadar zulme uğramamıştı...
İkincisi IRAZ; başlangıçta dikkat edilmeyecek biri olarak görünürdü, sohbet ettiğinde karşısındakini küfürsüz-hakaretsiz ve kendi cümleleri ile haşlardı, ne eğleniyordum okurken, birini gözüne kestirdiğinde bazan onunla beraber bir yandaş bulurdu, yandaşını o kişinin üstüne salar ve sanki bir spiker gibi eğlenerek olaya katkıda bulunurdu; işte en eğlendiğim anlar bunlar olmuştur, bir kadının bu kadar zeki ve kıvrak zekaya sahip olması ne demektir bunu öğrendim ondan ve nedense onunla yollarımızın bir yerde kesişeceğine eminim, şimdi KPSS'ye çalışıyordur... Burada yineliyorum "o dudaklar benim olacak uleynnn" ; cevabı bellidir "Şşşttt"...
Bir de İNCİ'm vardı, bir gün gelip beni bulmasını istediğim tek kişi, gelmeyecek.
Çok insanla tanıştım; bunların çoğu psikolojik çöküş içindekiler idi; çok kişiyi üzdüm, çok kişiyi kırdım; bazıları beni evlenilecek bir kişi olarak gördüler ve hala onlara gülüyorum, bazıları beni beyaz tenli, şişko ve kalın çerçeveli gözlük sahibi biri sandı, bu yüzden dövmek isteyen çok oldu, bazısı benim Molla_Pierre ile yaptığımız sohbetler için geceleri buralara geldiğini bizi görmeyince üzüldüğünü söyledi, bazıları telefon verdi, bazısı msn, bazısı açık adres verdi, bazısı da ağız dolusu küfür etti... Sahaja_yogi gibi beni takıntı haline getirenler oldu, yurt dışından beni görmek için İzmir'e gelen de oldu; sadece sesimi duymak isteyen de, zira bazıları beni bayan sanıyordu; annesi ile bir başka erkeği aynı yatakta yakalayıp yanıma gelen bir genç kız da oldu, hiç tanımadığı ve görmediği biri ile bunu paylaşacak kadar, omuzlarında ağlayacak kadar yalnız insanlar da var yani, sonra da İtalya'ya gitti, oralarda unutmaya çalışıyor bunu; asla başaramayacak üstelik...
Ben sadece bir sanal kişilik yarattım adına Rayett_Terziyan dediğim ama bu sanal kişilik ile ben aynı kişileriz, reelde ne ise orada da aynıydım; tek bir yalan söylemedim, kimseye tutamayacağım sözler vermedim, kimseye bilmediğim bir konu hakkında nutuk çekmedim, içimden geçenleri ne ise söyledim, siyasal sohbetlerde ne ise oydum yine, hep Marxist bir tavır sergiledim ve şuna inanın ki bu konuda teorik hata yapacak son kişilerden biriyim, gerçi bana Marxizm dersi vermeye kalkan da oldu, muhtemelen o kişler şimdi benim söylediklerimi başka yerde başkalarına satıyorlardır, zira çoğu yazdıklarımı asla anlamayacaklar...
Reelde insanlarla iletişim kurmakta zorlanmayan biriyim, bunu sanalda da becerebiliyorum; farklı bir retorik kullanıyorum, insanları normal tempolarının dışına çıkarıp şaşırtıyorum ve bu onlara çok ilginç geliyor; genelde ilk izlenim olarak basit sorulardan hareket ediyorum ama üçüncü dördüncü soruda tempoyu değiştirip tahrik edici ve kişinin savunma mekanizmasını dışarda bırakacak bir soru soruyorum ve bundan sonrası çok kolay zira kişi artık samimi ve dürüst oluyor; süper ego ile id arasındaki bağlantıyı koparıyorum yani... Bu konuda yetenekliyim ve reelde bunu iyi beceriyorum, sanalda daha da iyi becerdim. Sanırım bu yüzden insanların dikkatini çekiyorum, başka bir açıklaması yok bence...
Bazan spontane bir şekilde konu ile ilgili aklıma gelen şiirleri yazdım, bazan kendim şiir yazdım ve üzüldüğüm tek konu budur, bu şiirleri bir yere not etmedim; çok kelime çaldım, sahaflarda kelime avına çıktım Feride ile, "herkesin bir feride'si vardır" dedim kaç kez ona, her seferinde şiirin tamanını istedi benden ve her seferinde yazdım; beni ifşa ettiğinde bile ona kızmadım bu şiire hürmetten ama yazdığım şiirleri kaleme aldığını söylediği halde bunları bana vermediği için kızgınım kendisine...
Bir daha yazmayı düşünmüyorum bu sanal alemde, en azından şu KPSS bitene kadar, ondan sonra da yazmayı düşünmüyorum gerçi, uzaklara gitme zamanı gelmiştir. Birkaç kişiye bu blog adresini verdim ama bazılarının ağzında bakla ıslanmıyor, gelip buraya yansıtan da oldu bu kişisel tavırları, şimdi onlara bir fırsat veriyorum kendimce, hiçbir şekilde yorumlara karışmayacağım; isteyen istediğini söylesin... En ufak bir sansür olmayacak ya da en ufak bir yorumum; zira muhtemelen uzun süre buraya bakmayacağım bile...
Son sözüm en sevdiğim şiirden bir alıntı olsun: "Öyle bir gülümse ki Gülüşün tutuklansın Bakışın yasaklansın Dağlar dağ olmaktan utansın..."
|
Yorum (51) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 24/2/2009 - "Öğrenilmiş Çaresizlik"...
Televizyondan izledim bugün, Tayyip Erdoğan, Mardin 'de bir konuşma yapıyor ve aynen şöyle diyor: "Muhalefet, işsizliğin çözümünü söylesin, bunu uygulamazsam bırakır giderim"... Ve ardından Mardin halkı bütün bir heyacanla Başbakanlarını alkışlıyor büyük bir gürültü ile...
Azçok psikoloji okuyanlar hatırlarlar, "öğrenilmiş çaresizlik" diye bir kavram vardır. Seligman ve Maier yaptıkları çalışmalar sonrasında hayvanların belli durumlarda yaptıkları tesadufi davranışlara verilen elektirik şokundan kurtulmayı başaramadıklarını, bu nedenle çabalamayı bırakarak hiçbir şey yapmaksızın elektirik şokunun bitmesini beklediklerini ve böylece çaresizliği öğrendiklerini gözlemlerler ve buna da "öğrenilmiş çaresizlik" derler. Bu kavram öğretimde çok karşılaşılan bir kavramdır ve genellikle bir derse çok çalışmasına rağmen bir türlü istediği sonucu alamayan öğrencilerde görülen teslim bayrağı çekme durumudur. Ya da daha güncel bir örnek vereyim, bir sevgiliniz olur ve sizi aldatır bir süre sonra ve ayrılırsınız; ikinci bir sevgili edinirsiniz o da sizi aldatır ve ayrılırsınız; üçüncüde de aynısı olur ve artık "nasılsa sevgilim olursa beni aldatır" deyip yeni bir sevgili edinmezsiniz; işte bu "öğrenilmiş çaresizlik" tir.
Başbakan'ın "öğrenilmiş bir çaresizlik" içinde olduğunu anlamak hiç zor değil, ne zaman işsizlik ile sorunlarla uğraştığını ve bundan bıktığını anlamış değilim ama demek ki bir ara uğraşmış (!)... Ki ben sadece kendisinin, oğlunun ve dünürlerinin "daha" zengin olması için çabaladığını sanıyordum, meğerse işsizlik ile de uğraşmış. Başbakan olan kişi, yani çözüm üretmenin merkezinde ve en üstünde olan kişi bile artık vazgeçmiş, sanırım bu yüzden bütün çevresi cebini doldurmakla uğraşıyor, zira herkes kendi başının çaresine bakıyor -bakınız son zamanlardaki yolsuzluklar dosyalarına-. Buraya kadar herşey bence anlaşılabilir bir şey, en azından kimin ne yaptığını anlıyoruz... Sorun tabiki sınıfsaldır ve sınıf temelinde bir siyaset güdüyor Tayyip Erdoğan ve Partisi, kendi sınıfını da oluşturuyor bu arada, bence bu konu başarılı olduğu iki konudan biridir.
Diğer konu da "Delikanlılık" tır. Sosyolog bir arkadaşım vardı, bu gibi durumlarda genelde sosyologlar Weber'in "karizmatik" kavramını kullanırlar; hani görünüş, davranış ve edalı duruşları ile kitleleri arkalarından sürüklerle ya işte ondan... Ama Sennett 'in bu kavramı yerle bir ettiğini bir kitapta okumuş ve ona da anlatmıştım, o da "karizmatik" yerine "delikanlılık" kavramını uygun görmüştü ve çok da hoşumuza gitmişti, işte Tayyip Erdoğan böyle davranışlar sergileyip puan topluyor. En son da Davos 'ta şov yaptı ama sadece Hamas ve Halkım bu şovu yedi, ya da yedirdiler... Geçen gün Tayyip Erdoğan "kendimi tutmasam Perez'e vuracaktım" dedi, neden acaba? Bu olaydan hemen sonraki basın toplantısında "Tavrım sayın Perez'e değil medaratöre idi" diyen kimdi acaba? Medaratöre kızıp Perez'i tokatlayacaktı herhalde, ama Perez'in yaşına olan hürmetinden dolayı vazgeçti, çok "delikanlı" imiş gerçekten. Kasımpaşa delikanlılığı bu olsa gerek, bir tavır sergiliyorsun ama sonra da geri alıyorsun, kimse kime ne tavır gösterdiğini bilmiyor. Birinin Sennett gibi ortaya çıkıp "Delikanlılık" kavramını açıklaması ve boşaltması gerekiyor...
Peki, ya "öğrenilmiş çaresizliği" alkışlayanlar? Pazartesi günü, yani işgünü ve öğleden sonra 2-3 saat boyunca orda durup Başbakan'ı alkışladıklarına göre ya partililer ya da işsizler; bu işsizlerin de "öğrenilmiş çaresizlik" içinde oldukları malum ama "alkış" nedir?
Verdiğim örnekte olduğu üzere, kendisini aldatan sevgilisine büyük bir coşku ile "Aferin ne güzel aldattın, çözümü yok zaten, süpersin" demek gibi birşeydir bu ve Halkım bunu yapıyor -Halk kelimesine hala bayılıyorum- ...
Şair, "Asıl iş anlamak" demişti ve bunu kendine düstur eden bu satırların sahibi Halkının neden alkışladığını hala anlamış değil... Var mı açıklayabilecek biri?
|
Bağlantı
|
• 7/1/2009 - "Timsah Gözyaşları"...
Son günlerde Türkiye 'nin en popüler konusu "Gazze Olayları"... Büyük bir hezeyan içinde çırpınıyor Türkiye Halkları, Medyası, Hükümeti ve Devleti. İnsanın inanası gelmiyor bu çabaya, dünyanın ölüm bölgesinde insanlar öldürülüyor ve bütün bir ülke topyekün buna karşı çıkıyor; "Ben nasıl yanmayayım dağlar !!!"...
Bu "Timsah Gözyaşları" dır tam manasıyla, neden mi?
1- Bundan 5 sene önce, 12 yaşındaki Uğur Kaymaz babası ile birlikte polisler tarafından öldürüldü ve yanına boyundan büyük bir Keleşnikof konuldu, küçücük bedeninden 17 kurşun çıkarıldı ve terörist olduğu söylendi. Bügün İsrail' in öldürdüğü çocukları için ağlayan bu halk, Başbakan ve Hükümet kendi çocuğuna olunca ses çıkarmadı. Zira o bu toprakların teröristi idi ve öldürülmesi mübah idi, hangi biriniz buna tepki verdiniz?
2- İsrail, sivillere yönelik saldılar da yapıyor ve bu gibi durumlarda sivil kayıpların olabileceğini söylüyor, mübarek sanki tavuktan bahsediyorlar; bahsettikleri kanlı-canlı insanlar. Ölümlerden sonra da "orası teröristlerin yuvasıdır" diyorlar, terörist dedikleri de bebek, çocuk bile değil "bebek". İsrail, kendi halkını bebeklerin saldırılarından böyle koruyor... Daha 10 ay önce Newroz olaylarında, polise taş attıkları için çocuklar hedef gösterilerek öldürüldüler -direk ve net atışlarla- ve ne dedi bu Hükümet: "Çocuklarına sahip çıksınlar ve terör örgütüne malzeme yaptırmasınlar"... Hatta daha sonraki Tütüncü Karakol'u baskınından sonra büyük illerde bir hezeyan oldu ve Kürt kökenlilere karşı silahlı saldırılar oldu ve aynı Başbakan gaza gelip "Halkın kendisini koruması meşrudur" dedi. Size de çok benzer gelmedi mi?
3- Hükümet resmen Hamas ile birlikte hareket ediyor ve Filistin Halkı'ndan ziyade Hamas'ı koruyor, kimdir peki bu Hamas? Hamas, dünyada terörist eylemlerin baş mimarlarından biridir -diğeri de Hizbulllah-, yaptıkları şey sivil hedeflere yönelmektir. İntihar komandoları onların buluşlarıdır ve direk hedef olarak sivillere yönelirler. Bu hedefler için bakınız İsrail' deki otobüs duraklarına... Hükümet, Hamas'ı şöyle savunuyor: "Filistin Halkı'nın seçtiği meşru bir Parti ve Hükümettir". Nefis bir akıl yürütme, peki bu akıl yürütmeyi kendi ülkenizde yapabilir misiniz? Sizin yerinize ben yapayım: Bu ülkede PKK diye bir terör örgütü var ve bu örgütle hemen hemen aynı tabana sahip bir de meşru-legal bir de DTP var. Ne diyorlar DTP'ye, "Sen terörist bir örgütün savunuculuğunu yapıyorsun"... Peki Hamas ne? Kaldı ki hekesin malumu DTP asla terör eylemine bulaşmış ya da bunlara destek vermiş bir parti değil ama aynı tabana sahip olmasından ötürü hep bir şüphe var. Nedense DTP'ye şüphe ile bakanlar Hamas'a gayet ılımlı bakıyorlar. "Hamas meşru bir paritidir ve Filistin Halkı'nın temsilcisidir" diyorlar ama bunu DTP için nedense söyleyemiyorlar. "Sadece kendine müslümanlık" dedikleri şey bu olsa gerek...
Velhasıl bu Ülke topyekün olarak Filistin 'e ağlıyor ve ben nedense (!) samimiyetlerine inan(a)mıyorum. Eğer olaylardan bir "kar" elde edilecekse "İnsan Hakları Savunuculuğu"na soyunuyoruz, aksi takdirde de susuyoruz, zira susmak bir "erdem"dir bazı durumlarda... Filistin, Çeçenistan veya Bosna olunca oy için -müslüman bir halkız ya, bütün müslümanlara yardım ederiz- ya da başka bir neden için mutlaka sesizimiz yükseltiriz ama o savunuculuğu kendi ülkemizde veya diğer ülkelerde yapmayız. Daha 3 ay önce Rusya, top-tüfek-uçaklarla Gürcistan' a girdi, nerdeydiniz ey halkım !!! Gürcistan 'da kaç sivil öldü, kaç çocuk öldü haberiniz oldu mu, insanlığınız kapı komşunuz Gürcistan 'a ulaşamıyor mu? Ulaşamaz, zira orada müslüman yok ki...
Bir kaç kişinin yazısında okudum ve çok beğendim, son zamanlardaki çabamıza dair şöyle bir slogan bulmuşlar: "Yurtta savaş, cihanda sulh"... Kendi ülkesindeki iç huzuru sağla(ya)mayanlar dış dünyaya barış getirmek için çabalıyor...
Benim bu halka dair umudum kalmadı... Arada bir kaç kişi var, onlar olmasa Zerdüşt misali mağaraya yerleşip uyuyacam birkaç yüzyıl kadar. Ama bunlar orda da bulup teröristin birini mağarada yakaladık derler, bana mağara da yok... Nerelere gitsem acep?
|
Bağlantı
|
• 26/12/2008 - "Özür Kampanyası"...
Son günlerin en çok konuşulan olayı "Özür kampanyası", peki nedir bu? Bir grup aydının 1915 yılında, Osmanlı Devleti 'nin İttakat ve Taraki Önder'i Talat Paşa 'nın aldığı karar üzerine Ermeniler 'i potansiyel suçlu olarak görüp, ülkeye zarar vermemeleri için sürgün etmeleri üzerine yolda -hastalıktan, açlıktan, soğuktan ve saldırırlardan- ölmeleri üzerine vicdani olarak rahatsızlık duymaları ve bireysel olarak duydukları bu rahatsızlıkları Ermeni halkı ile bunu paylaşmak istemeleri üzerine bildiri yayınlamasıdır. Bildiriyi düzenleyenler olayların bütün sorumluluğunun İttehat ve Teraki ve onun önderi Talat Paşa' nındır diyorlar ve dolayısı ile Osmanlı 'nındır sorumluluk. Daha sonra Talat Paşa 'nın defterleri yayınlandı ve toplatılan Ermeniler sayısı 1.2 milyon olarak geçiyor ve bunların içinde ölenlerin sayısı da 200 bin deniyor bu defterlerde...Yani bu bir tarihsel gerçekliktir ve işte en azından bu ölen Ermeniler için vicdani bir rahatsızlık duyan kesimler, bu ölümlerin acısını paylaştıklarını söylüyorlar. Bildiride "soykırım" kelimesi geçmiyor, sonuçta bildiriye imza atanların çoğu iyi bir akademik ünvan sahibi olan kişiler ve bu tür anakronik hataya düşmeyecekleri aşikar. Nedir peki anakronik hata? Bir kavramı, tarihsel çıkış noktasından önceki bir tarihte kullanmaya kalkarsanız felsefi olarak anakronik bir hata etmiş olursunuz. "Soykırım" kavramı 2.Dünya Savaşı 'nda ortaya çıkmış ve Naziler 'in Yahudiler 'i toplu olarak katlatmek istemeleri üzerine ortaya çıkmış bir kavramdır ve bu kavramı geriye dönük olarak kullanırsanız anakronik hata etmiş olursunuz. Bu bildiriyi imzalayanlar böyle bir hataya düşmediler, bence çok yerinde olmuş...
Bildiri sonrası yine ilginç sesler yükseldi ve tartışma programlarında yine çok güldüm. İlk tepki verenler eski bürokratlar oldu -asker ve büyükelçi- ve bunların içinde en çok önplana çıkan kişi Şükrü Elekdağ oldu, CHP milletvekilidir kendisi; diğer büyükelçilerin MHP'li olması ilginçtir ama bütün hayat görüşleri birbirinin aynısıdır, standart tepkiler vermektedirler. Ece Temelkuran 'ın programında Ömer Laçiner Abimiz Şükrü Elekdağ 'a laf anlatma gaflet ve delaletinde bulundu. "Laf anlatma" diyorum zira yarım saat boyunca anlattı ama Şükrü Elekdağ anlamadı, anlamak istemedi değil, inanın bana anlamadı. Sonra Hatemi'nin eşi lafı aldı Ömer Laçiner Abimiz'den ve yarım saatte o anlattı ama yine anlamadı; ama Hatemi'nin eşi bir yerde patladı ve şöyle dedi: "Sizin algılarınız mı kapalı Şükrü Bey, anlama yetiniz mi çalışmıyor?"...
Sonra kendi kendime düşündüm bu Emekli Büyükelçiler 'in yaşı 60 civarı olmalı, yani 68 Olayları'nda 20'li yaşlarda olmalılar; kendileri gibi yaşıtları olan Devrimciler 'in yanında ezik kalan ve bu tür toplumsal ve öğrenci hareketlerine katılmayanlardan olmalılar. O dönemin kalburüstü bütün gençleri öyle ya da böyle bu olayların içine girdiler ve çoğu bu olaylardan yara aldı ve kimi hayatını kaybettti, kimi hapis yattı, kimi işkencelerden geçirildi ve bir şekilde Devlet ile bağlarını kestiler, bu kesenler için sonradan okula dönüp akademik olarak yükselenler de var ama bürokrasi içine giren yok. İşte, bu Emekli Büyükelçiler ve onlar gibiler Devlet içinde yer almak istemeyenlerin yerlerini doldurdular ve ilginç olan bunlar Türkiye'yi dünyada temsil ettiler çok traji-komik bir şey gibi göründü bana... Düşünemeyen ve anlayamayan ne kadar çok kişi Devlet kademesinde yüksemiş, zaten Devlet anlamayan ve düşünemeyen kesimlerin temsil ettiği bir yapı değil miydi?
Bu tartışma programlarının ikinci demirbaşı da Yusuf Hallaçoğlu, denize düşen yılana sarılır misali... Hani bir sene kadar önce, "Kürtler aslında köken olark Türktür, Aleviler de Ermenidir" diyen akademik bir zekadır kendisi ve bu laflarından dolayı az dalga geçilmedi. Hallaçoğlu çıkmış şimdi de Ermeni Olayları 'nda az kişinin öldüğünü ve Osmanlı Devleti 'nin bu kararı almakla doğru hareket ettiğini söylüyor; zira eğer aksi olsa imiş ne çok insan ölürmüş. Sanırım bir akademik zeka olduğundan kendisine inanmamızı bekleniyor (!)...
Ve asıl bomba... TBMM kanalını izliyorum ve bir DTP milletvekili konuşuyor -adını bilmiyorum- ve laf arasında bu imza kampanyasına destek verdiğini söyledi. Meclisi yöneten Başkan celallendi ve ortalık karıştı. Oturumu yöneten milletvekili şöyle bir laf etti: "Hiç kimse Devlet katilam-soykırı yapmıştır diyemez", aslına bakarsanız hiç şaşırtıcı bir laf değil, sonuçta bu kişi bir Devlet görevlisi ve resmi devlet ideolojisini tekrarlamak zorunluluğunda hissediyor kendini diye düşünüyor olabilir insan. İşte tam o anda arkadan Sırrı Sakık'ın sözünü duydum -Meclis'te sevdiğim iki insandan biridir, diğeri de Muharrem İnce ve ikisi de müthiş hatiplerdirler, dinlerken çok zevk alıyorum bu ikisini- ve şöyle dedi: "Sayın Başkan, siz Maraş milletvekilisiniz ve bugün de Maraş katilamının 30. yıldönümü, ne çabuk unuttunuz Maraş Katliamını?". O anda ne düşüneceğimi bile bilemedim resmen... Ama yukarıdaki akıl yürütmenin benzerini de burda yapabiliriz; başkan tahminen 50-55 yaşlarında biri idi ve muhtemelen Maraş olaylarında yaşı 20-25 arası olmalı. Olaylar sırasında okuyor olma ihtimali olduğundan Maraş dışında büyük illerden birindedir -İstanbul ve Ankara- ve olayları birebir yaşamamış olmasına rağmen o dönemde orda yaşayan ve olayları bilen bir çok arkadaşı ve akrabası vardır. Yani olayları biliyordur az çok ve bu milletvekili buna rağmen "Devlet katliam, soykırım yapmaz" diyor ve bunu cansipere bir şekilde savunuyor. Kendisi de biliyor Maraş olaylarında neler olduğunu ama bunu meşru gördüğü için de buna katliam demiyorlar ve bunu meşru görüyorlar. Bizim sorunumuz da budur...
Tıpkı Ermeni Olayları'nda olduğu gibi, her sözü alan aslında Osmanlı'nın haklı olduğunu zira Ermeniler 'in Osmanlı' ya çok kötü şeyler yapacaklarını anlatıyor. Yani toplumsal bilinçaltımız -ki aslında bilinçdışı- bu olayların doğru bir bir nedenle yapıldığını söylüyor, zira hep bahane bulma derdindeyiz. "Cahiller bahane arar, Kamiller özünü yoklar " demişti Dertli Divani ; işte bu bildiğriyi yayınlayanlar Kamil 'dirler ve özlerindekini günyüzüne çıkarmak istemişlerdir.
Türkiye Halkı ise hep resmi ideoloji taraftarıdır ve hep böyle bir şeyin olmadığını ve ölümlerin az olduğunu söylerler ama ben kiminle tartıştıysam sonuçta şöyle dendi: "İyi yapmışız, az bile yapmışız"... Madem ki yaptınız neden yaptığınız ilam edilince bu kadar yaygara ediyorsunuz? Öyle bir Ermeni düşmanlığı var ki bu memlekette inanılır gibi değil, buna bir de Kürt düşmanlığı eklenince ortaya bu tür şoven ve faşist ideolojinin çıkması kadar doğal bir şey olamaz. Eğer yürüyün denirse inanın ortalıkta insan kalmaz herkesi keserler bunlar, neyseki aklı alim birkaç insan var Devlet içinde ve onlar sayesinde olmuyor; ben şahsen buna inanıyorum.
Velhasıl nedir bu resmi ideolojinin yalanlarından çektiğimiz? Dağılın...
NOT: Son günlerde bir çok yeni film var, bunlar içinde "Sonbahar" çok farklı, özellikle de son yıllardaki en büyük zülüm ve katliam olan "Hayata Dönüş Operasyonları" nı ve "Nataşa sendromu" nu beraber ele alan çok güzel bir film, önemle öneriyorum. TRT'nin çok güzel bir dizisi vardı ve o dizide Batanay karakterini canlandıran bir genç vardı, o oynuyor filmde. O diziyi tekrarlarında bile izlerken gülerdim, ender güzel dizilerden biri; belki de tek (Yeditepe İstanbul'un hakkını yeme pahasına bunu söylüyorum)...
|
Bağlantı
|
• 16/12/2008 - Terlik, Ayakkabı, Papuç vs vs....
ABD askerleri Irak'a ilk girdiklerinde izlemiştim herkes gibi, Iraklılar Saddam heykellerini terlikle dövüyorlardı ve bu bize çok ilginç gelmişti. Daha sonra öğrendik ki bu Arapların geleneğinde varmış ve birine yapılacak en ağır hakaretlerden biri imiş onlara göre...
Dün ABD başkanı Bush'a bir gazeteci ayakkabı fırlattı -sanırım terlik mevsimi değilmiş, eğer havalar daha sıcak olsaymış terlik fırlatırdı- ve yer yerinden oynadı desek yeridir. Gazeteci vatandaş büyük bir hırsla ve küfürler savurarak ayakkabılarını fırlattı ama uzak bir yerde olduğundan ve de atmadan önce küfürler ettiği için Bush'un dikkatini çekti, bu yüzdendir ki isabet ettiremedi; fakat önemli olan eylemin kendisidir, isabet ettirememe bu gibi durumlarda hoşgörülebilir... Ama düşünmeden de edemiyorum, ayakkabı direk yüzünde patlasa ne olurdu diyerek... Adamı çek vur daha az acırdı.
Genelde iki türlü ele alındı; ya "aferim ulen adama, helal olsun denildi ", ya da "sen gazatecisin, görevin gereği bunu yapmamalıydın " denildi. Velhasıl bu grup bile bu olayı hoşgördü ama işin ilginci şu ya aynı şey kendi Cumhurbaşkanlarına ya da Başbakanlarına yapılsaydı tepkileri ne olurdu? Yakın zamanda yapılması öngörülen ve de iptal edilen Abdullah Gül 'ün bir Irak gezisi vardı ve Yerel Kürt Yöneticileri ile de bir görüşme vardı. Eğer bu görüşmede bir Kürt gazeteci çıkıp, "Siz bilmem kaç yıldır bizi bombalıyorsunuz PKK'yı bahane ederek, al sana ayakkabı " dese ne derdi bu adamlar? Bu gibi olaylarda hep bunu merak etmişimdir...
"Gazeteci 'nin görevi bu değildir " diyerek bu olayda gazeteciyi kınayanlar da var, herkesin bir görevi vardır ve sadece bunu yapmakla görevlidir diyorlar ve ben bu "görev aşkından " nefret ederim. Gazeteci ya da her ne meslekte olursa olsun kişiler kendi tavırlarını sergilemelidirler. Misal bu Ergenekon Davası 'da bir yetkili çıksa bütün olayları anlatsa ve herkesi ifşa etse bu yetkili görevinin dışına çıktığı için onu ayıplayacak mıyız?
Bununla ilgili bir hikaye okumuştum yıllar evvelinden... Güney Amerika 'da geçen bir hikaye idi, bir doktor gözaltına alınır ve işkencelere maruz kalır. "Bir insan bir insana nasıl böyle birşey yapabilir" der işkenceciye... İşkenceci "sen doktorsun, ben hastalansam ve sana gelsem, bütün bunlara rağmen beni muayne edip iyileştirir misin? " der. Doktor gayet sakince, "Evet, ben doktorum, görevim hastaları iyileştirmek" der, "işte benim de görevim bu " der işkenceci... Bir şeyi göreviniz gereği yaparsanız ve sadece onu uygularsanız bir makine olursunuz, mekanik nedensellik derler felsefede buna ve bu gibi şeylerin sosyal bilimlerde hiçbir değeri yoktur. "Herkes kendi işini yaparsa hayat güzel olur " yalanıdır bu, herkes görevini yapmamalı; zira bazılarının görevi iyi olmayabilir ve bu egemen için her zaman kullanılabilir bir durumdur.
Benim asıl sorunum şu, madem ki terlik, ayakkabı ve papuçla dayak yemek bu kadar kötü ise vay benim halime !!! Zira ben annem tarafından terlikle ve daha beteri olan sopa ile çok dayak yedim -ama sopa konu dışı olduğu için bunu es geçiyorum-, hiç hakarete uğradığımı da düşünmedim, sanırım bunu annemle konuşmamızın zamanı geldi, bir de ispiyoncusu vardı annemin: Abim... Ne yaparsam yapayım haberi olurdu ve dedektif gibi takip ederdi ve sonra da ispiyonlardı; üstelik terlik ya da sopayı da bulup getirirdi diğer odalardan, kötü bir abi... Bizim kültürümüzde en büyük hakaret ayaklarına tükürmektir -acaba annem tükürdü mü hiç, bunu hatırlamıyorum-, yüze tükürmek hakaret değildir aslında, yüze tükürenin kendisi hakaret etmiş sayılır. İşte ben bu hakareti birine yapmak istiyorum, kişinin suratına değil de ayaklarına tükürmek istiyorum ve er geç bu fırsat elime geçecektir; bir gün şahsı muhteremin birine bunu yapacağım, ilk gördüğüm yerde üstelik; kendisine de söylemiştim bu yüzden de karşıma çıkmayacağını da biliyorum...
Bu tür eylemlere bayılıyorum ama en sevdiğim eylemler Yunanistan 'dakine benzeyen eylemler, nefis bir eylem. Bir genç çocuk öldürüldü ve ülke ayağa kalktı, kriz bu eylemin büyümesinde katalizör görevi gördü kabul ama bu kadar uzun süren ve hala da devam eden eylemlerde hiç kimsenin ölmemesi size de ilginç gelmedi mi? Aynı tür eylemler bizde olsa adım gibi eminim ki günde 50 kişi polis kurşunu ile ölürdü, en ufak bir şüphem yok. Yunan polisine ve hükümetine hayran kaldım... Vurulun gencin ailesi üst tabakadan çıktı ve bizim basın da bunu işliyor habire; önce eylemcileri anarşist ilan ettiler sonra da aslında kriz dolayısı ile işsiz kalan kesim ilan ettiler ve ikisini de kanıtlamak için bayağı uğraştılar ve de ne hikmetse (!) eylemcileri kötüleyip polisi tuttular. Türkiye medyası, Yunanistan' daki olaylarda polisin tarafını tuttu, nasıl açıklayacağız bunu, çok basit değil mi? Newroz olaylarını ve 1 Mayıs olaylarını aklınıza getirir zira medya bunu aklına getirdi...
Velhasıl Abdullah Papur'un dediği gibi, "Fakir 'in derdi ölünce biter, çek gurban ", bizimki de o hesap işte, biz göremeyecez o günleri... Hangi günleri?
|
Bağlantı
|
• 1/12/2008 - "Taaşuk-u Talat ve Fitnat"...
Diyeceksiniz ki nerden çıktı bu başlık, değil mi? Şahsen çok seviyorum bu ismi, bir başlık için seçilmiş gibi ve çok kışkırtıcı. Şemsettin Sami 'nin romanı, hani şu fransız mürebbiyelerden eğitim alan Jön Türk ve ardıllarının yine Fransız edebiyatından aşırdıkları romanlarımızdan... Zati, bütün edebiyatımız bu gibi (ç)alıntılarla dolu değil midir?
Fransız realizmi ve romantizmi arasında kalan bu romancılarımız bize şahaserler (!) sunmuşlardır. Hikayeler de hep aynıdır ve hiç değişmez, klasik zengin ve fakir hikayeleri ya da kavuşamayanların hikayesidir. Edebiyat konusunda da teferruatlı bir bilgim yok tıpkı dğer konularda olduğu gibi ama en azından kopyacılığı ve ilkesizliği biliyorum, bu bir erdem olmalı; olmasa bile ben ilan ettim, benim de bir erdemim olmalı değil mi? Romancılığımız, halkımızın (bayılıyorum bu kelimeye, daha önce söylemiş miydim?) hayatına benziyor, habire başkalarını kopya ediyoruz ve başkalarının hikayesinin (hayatının) kahramanı oluyoruz, gerçi buna kahraman da denmez. Kendi hikayesinde bile başrol oynayamayan bir halkın bireyleriyiz; birey mi dedim? Biz birey bile olamamışız sadece cemaat ilişkileri içinde debelenenlerin hayatını kopya ediyoruz...
Şahsi kanaatim romancılığımızda bizi anlatan ve değişik bir şekilde anlatan bir kaç ender isim var. En başta Gundi'lerimizi bize anlatan Yaşar Kemal... Özellikle de "İnce Memed, Kimsecik, Yer Demir Gök Bakır" bizi anlatan en iyi hikayelerdir ama daha ziyade Gundi "lerimizin kurnazlığını ve dönekliklerini anlatır. Yer yer de geçmişiyle yüzleşir ama Yaşar Kemal, özellikle de "toplumsal vicdan" denen ve bizde olmayan bir olguya değinir ve kendi ülkesini, toplumunu çok defa mahkum eder...
Bir diğer isim Ahmet Hamdi Tanpınar... Özellikle de "Saatleri Ayarlama Ensitisü" bizi en iyi anlatan hikayedir, Osmanlı ile Cumhuriyet arasında kalan toplumu çok iyi anlatır ve içeriği bu bakımdan ilgimi çekmiştir. Tabi bir de "Huzur" u unutmamak lazım, "Bu hazin bir aşk hikayesidir" dedirten ve buna layık bir hikaye, normalde "Erol Taş" gibi bir vicdana sahip olan ben bu hikayede çok hüzünlenmiştim...
Ve tabi ki Oğuz Atay... "Tutunamayanlar" ile "Tehlikeli Oyunlar" ile bir aydının bireysel çıkmazlarını ve yalnızlıklarını anlatan ve benim için şaheser olan hikayeler. Okudukça içine girilen ve kendini size açan ama açtıkça da aslında kapatan hikayeler...
Bir de Mehmed Uzun abimiz var tabiki. Özellikle de kurgusu çok farklı olan ve resimlerden yola çıkıp size bir hikayeyi anlattığı "Kader Kuyusu". Ki ben de blogun ilk yazısında bunu kopya etmiştim, "Ömrüm, halkımın ömrüne benziyor" demişti Şair'm, ben de halkım gibi kopya çektim efendim, tez yargılanıp idam edilmem gerekiyor ama bunu yapacak kişi benden daha temiz olmalı değil mi? İsa' nın dediği gibi taşlayacaksanız eğer, "taşlayacak kişinin taşlanandan daha az günahkar olması lazım", böyle bir yiğit var mıdır acaba? Böylece kendimi garantiye almış oldum, az çok okumanın faydaları işte budur, zeytinyağı gibi üste çıkmayı becerebiliyorsunuz...
Vedat Türkali 'nin "Bir Gün Tek Başına", Orhan Pamuk'un "Beyaz Kale ve Kara Kitap" , İhsan Oktay Anar'ın "Puslu Kıtalar Atlası", Yusuf Atılgan'ın "Anayurt Oteli" gibi romanları şimdilik aklıma gelen ve yapı ve kurgu olarak diğerlerinden ayrılan ve öznel romanlar olarak aklıma geliyor...
Aslında bir roman daha var ve bence aslında onun okunması lazım ve de incelenemsi lazım. Postmodern sinemanın ilk örneği bildiğim kadar ile Tarantino' nun "Rezervuar Köpekleri" dir ve bu filmde diyaloglar anlamsızdır çoğunlukla ve de en ilgi çekici yanı olaylar kopuk kopuk anlatılır, zamanda kaymalarla anlatılır hikaye. Başını görürsünüz, sonra sonunu ve birden ortasına gelir, bu şekilde habire kaymalar yapar ve bu yeni bir şeydir... Ama Nazım Hikmet'in "Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim" romanının okunması ve incelenmesi lazım, kurgu aynıdır ama bu kurgunun Nazım Hikmet' ten önce denenip denenmediğini bilmiyorum tabi ki...
Velhasıl her ne kadar kopya hayatlar, kopya hikayeler, kopya romanlar sahibi olsak da, çoğunlukla da koyun gibi de olsak aramızdan bazı farklı bakış açılara sahip insanların çıkmasını engelleyememişiz, bu da bizim eksikliğimiz (!?!). Bence bu tipleri ilkesiz ilan edip kendi ilkesizliğimizi bir ilke haline gitirip otlamaya devam etmeliyiz, daha doğrusu zaten bunu yapıyoruz ama bunu yeterince iyi yapamıyoruz ki bu gibiler çıkıyor. Bu gibiler toplum düşmanıdır (?), tez zamanda bu gibilerin aramızdan çıkmasını engelleyecek yasaların çıkarılmasını talep ediyorum !!! Kanun hükmünde kararnamaler artık bunun önünü kesemiyor, Anayasa'nın ilk maddesi bu olmalıdır bence, bu konuda çok muzdaribim, önlem alınmalı...
Eminim ki talebim kabul edilecektir. Gönül rahatlığı ile markete gidebilirim, memleket sağlam ellerde artık, kahvem bitmiş de...
|
Bağlantı
|
• 20/10/2008 - "Taa"...
Daha önce ölüm ile ilgili birkaç şey yazmıştım. Konu çok hoşuma gitti ve hatta geçen gün bir "afet" ile bu konuda konuştuk ve ben sayıkladıkça o gülüyordu, sanırım felsefi birikimim "afet" i sadece güldürücek düzeyde... Kabul ediyorum felsefi okumalar bazan karşındakini güldürür ama bu gülen "afet" normalde pek gülmeyen ve ciddiyetiyle nam salmış biridir; bir de burda yazayım dedim anlattıklarımı belki bir vicdan sahibi çıkar da bunlar komik değil bilakis son derece geçerliliği olan "çok" ulvi seyler der (?)...
"Tarih bir sahnedir" derler ve bu sahnede hepimiz bir şekilde yer alırız, bir şeylere kapılırız ve bu kapılmalar bazan öyle bir düzeye gelir ki kendimizi onun çerçevesi içinde değerlendiririz ve bu tür değerlendirmeler ile zamanımızı doldurur bir yerlerde ölüp gideriz, arkamızdan bir tas su dökülür (kiminin arkasından bir kova su dökülür, bunu da kabul ediyorum zira onlar değerlidirler birilerine göre) ve bu su son raddedir insan hayatında; işte benim ilgilendiğim konu kendimizi değerlendirdiğimiz ideolojimiz ile bir tas su dökülmesi arasındaki geçen zamandır. Bazıları zaman içinde bir şey için, birileri için ya da bir "kımıl zararlısı" için hayatına son verir; bu son verme şekline göre su dökülür arkadan, bir tas su döken kalabalık size ona göre değer verir, ki ben vermemelerini tercih ederim... Xenephones diye bir filozof vardır, ünlü "Anabasis" in dönüşünü yazan şahsiyet, Kürtler için de bir argüman olduğu için daha iyi bilirler bu filozofu... Kendisi gençken komutanlık yapmıştır ve yaşı geçince tabi ki bırakır savaş meydanlarını ve yazmaya başlar, zaten yaza yaza filozof olur... Bir oğlu vardır ve velhasıl oğlu da savaşçı olur ve bir savaşta arkasından su dökülenler kervanına katılır. Xesenhones' e haber verirler, "Oğlun savaşta öldü" derler ve verilen cevap benim için nefistir: "Ben zaten oğlumun ölümlü olduğunu biliyordum"... İşte bu soğukkanlık zaten insanı kanını donduracak türdendir ama sadece bu mu? Filozof olmuşsun, birileri savaşıyor ve birşeyler için ölüyor, sen bu ölümlerin saçmalığından, kimin ne için ve de kimin için öldüğünden, öldürüldüğünden bahsedeceğine git "insanlar ölümlüdür" önermesini ispatlamaya çalış. Halbuki oğlu da diğer ölenler gibi bilmem Yunan halkı için ölüyordur ya da İngiliz askerleri gibi İngiliz Kral' ı için ölüyordur ya da "Taaa" ileride ki özgürlük için ölüyorlardır vs vs... Burda dikkatimi çeken şeylerden biri İngiliz askerlerinin durumudur; "Devrim" diye bir film vardı (kim kimi deviriyor ve nasıl deviriyor diye merak da etmedim değil hani), "Al Pacino" var diye izledim, kesin güzeldir dedim ama berbat bir film idi, neyse bu filmde İngiliz askerleri Amerikalılar ile ellerinde tüfek savaşıyorlardı ve ellerindeki tüfeği çapraz tutup karşı cepheye hizayı bozmadan uygun adım yürüyorlardı, hizayı bozmak Kral' a hakaret olarak değerlendiriliyordu ve bu cephe yürüşyülerinde ölmek büyük bir onur idi onlar için ama inanın ölen askerlerin ardından bir tas su bile dökülmüyordu, toplu halde gömüp toprak atıyorlardı; sen ulvi birşey için öldüğünü sanıyorsun ama o ulvi şey sen ölünce seni gömüp gidiyor... İmam' ın dediği gibi "gömün a.. koyayım"... Hayır, o da değil kendin gibi askerlerin nasıl öldüğünü görüyorsun, nasıl gömüldüklerini biliyorsun ama hiç düşünmüyorsun kendi geleceğini, zira o ideoloji denen şeyin çerçevesinden çıkamıyorsun; zira düşüncelerin bir tahakküm altında... "Taaa" ilerde ise tam bir muammadır, "Sen şimdi bu ulvi değer için öl, biz altın tastan senin arkandan su dökeriz" derler resmen; "Taaa" ileride güzel şeyler var, sen birileri için öl ki onlar oraya ulaştıklarında mutlu olsunlar; ya da daha da abartılısı "Bu dünya zaten boş, sen bu ulvi şey için öl ve bu insanlar bu ölümler sonucunda bu dünyada 'Taaa' ileriki bir zamanda mutlu olsunlar"... "Madem bu dünya boş neden öleyim" diyen yoktur bunların arasında, tersi de kötü aslında "Bu dünya süper ben ölmeyeyim ve bunun için birilerini ölüme göndereyim ki onlar birbirleri ile uğraşırken ben bu süper dünyanın tadına varayım", ki olan da budur zati...
Peki nereden çıkmıştır bu "Taaa" ileride fikri...? Kaynak tabi ki dinlerdir ve ama asıl doruk noktası semavi dinlerde ve de Hristiyanlıkta ama günümüzde Hristiyanlık sekülerleştiği için onun yerini İslam aldı ve hakkını da veriyor; "ölün çocuklar ölün cennet 'Taaa' orda bir yerlerde..."
Augustinus' a kadar sistematik bir biçimde İsa' nın ne zaman geleceğini söyleyen kimse olmamış olsa gerek, o zamana kadar hep ha bugün ha yarın diyerek beklenmiş; ama Augustinus bakmış ki bu beklenti 3-4 yy'dır sürüyor ve gelecek gibi de görünmüyor buna uygun bir şekil vermek gerekiyor ki bu bekelyişler sona ersin, zira gelecek gibi değil İsa... Böylece Augustinus bir tarih verir: "Taaa ilerde bir zamanda gelecek". İşte bu "Taaa" bir "çizgisel tarih felsefesi" nin başlangıcıdır. Ki çok sonraları Marx' da bir tarih serüveni açıklar ve "Taaa" ilerde der, bunu da bize yutturur ama gelin görün ki Lenin denen "Marx çömezi" ne "Taa" sı der, şimdi yapılmalı bunlar ve yapmayanın "Taaa" (!!!)...
İşte Lenin denen büyük "Taaa" cı bu sistemi böylece gerçekleştirmiştir ama gelin görün ki "Taaa" lar bitmemiştir ve yeni "Taaa" lar yaratılmıştır. Şimdi, benim sorunum şu ki bu "Taaa" lara çok inanıyoruz; bu yazıların sahibi "Zıplayan Dana" denen şahisyet bile Marx ve Lenin "Taaa" larının peşinden giden biridir ama bu "Taaa" lar için ölmeyeceği kesindir; kim ölürse ölsün bu şahsiyet "Taaa" lar için ölmez, "kımıl zararlıları" için ölmez... Bir fıkra vardır bu konuda: "Bir köyde süneler tarlalara zarar verir ve köy bunlarla başetmek için silahlı mücadeleye girişir ve ellerinde tüfeklerle, tabancalarla tarlada nöbet tutarlar. Bir süne gelir köylünün alnına konar; arkadaşı haber verir anlında diye, bu köyülü de alır tabancasını alnına dayar ve çeker tetiği ikisi de ölür. Arkadaşı ölen süneye ve arkadaşına bekar ve 'Bir bizden bir sizden' der..."
Velhasıl hiçbir şey için ölmemek lazım, yaşamak lazım insan gibi (Kant gibiyim maşallah)...
|
Bağlantı
|
• 28/8/2008 - "Kımılların Dişisi"...
Levent Kırca' nın en popüler olduğu dönemlerden biriydi ve çok güzel skeçler sergiliyorlardı. Bunlardan birinde açıköğretim dersi veren bir hocayı oynuyordu kendisi ve o ders anlatırken bir şekilde reytinglerde en çok izlenen program oluyordu; o kanal açıkken kimisi intihar ediyordu, kimisi eşiyle kavga ediyordu, kimisi uyukluyordu, velhasıl program birinci oluyordu ve bir özel tv yapımcısı hocanın kapısını çalar ve yüksek bir teklifte bulunur, diyalog aynen şöyle idi: - Hocam en çok izlenen program oldunuz, sizi bizim kanala transfer etmek istiyoruz - Olur mu ben bir üniversite hocasıyım, böyle şeyler yapmam - Hocam iyi para veririz, 1 milyon transfer ücreti iyi mi? - Ya şeref, şan, haysiyet !!! - 1 buçuk milyon hocam - Sssiktir et, ver parayı...
Skeçin devamının bir önemi yok, ki hoca "Kımılların dişisi " ve "Süne bir böcüktür " diyerek bir şeyler anlatıyordu, yani konu tarım ürünlerine zarar veren böcekler ve onun zirai ilaçlarla önlenmesi... Aslında insan hayatı da böyledir, bizler kımıl zararlısıyız ve birbirimize zararlar verip duruyoruz hayatın her alanında... En önemli özelliğimiz sevmesek de pragmatikliğimizdir, bir şeyi bize yararlı olduğu için isteriz ve yararı konusunda şüpheye düştüğümüzde hemen bir kenara bırakırız; pragmatizmi Amerikan toplumunun felsefi yönü olarak küçümsesekte hepimiz artık öyleyiz...: "Bir şeyi bizim için önemli kılan onun kendi doğası, onu doğal ortamına bağlayan özellikleri değil, bizim kurmuş olduğumuz araçsal sistemin içine sokulduğunda sergilediği özellikleridir (A.Lingus)." Çok klasik bir söylem ama çok geçerli ve bu hayatın her alanında var ve önemli olan bunu okumayı becerebilmek, misal A.Camus bir romanında bunu şöyle sergiler:
Fotoğrafı uzatarak kesik kesik: - "Onu seviyorum" dedi, "Beni seviyordu" ya çevirdi... - "Öldü" dedi, Mersault bundan şunu anladı "Ben yalnızım"... (Mutlu Ölüm, s.70)
Okuma yapmak yeteneklilik gerektirir ve de en önemlisi tecrübe, hayat da böyle bir şeydir ve hayatta büyük ve önemli şeyler yok gibidir, romanda daha sonra şöyle der Camus : "Büyük acı yoktur, büyük pişmanlıklar, büyük anılar yoktur. Herşey unutulur, büyük aşklar bile. Yaşamda aynı anda hüznün ve coşkunluğun bulunuşu bundandır, olayları görmenin ancak belli bir yönü vardır ve zaman zaman ortaya çıkar. İşte bunun içindir ki yaşamında büyük aşk, mutsuz bir tutkuya sahip olmuş olmak yine de iyidir, bu en azında bizi çökerten nedensiz umutsuzluklar için bir kuramdır "...
Hiçbir kaybın olmadığı bir dünya, ahlaki değerlerin bulunmadığı bir dünyadır. Freud' un bir denemesinde öne sürdüğü gibi hayat, ancak onu riske atabildiğimiz için ya da atabildiğimiz zaman değer taşır. Freud, bunu flört ve kadın-erkek ilişkileri üzerine söyler ve flörtü her iki tarafında üzerinde anlaşıp sonunda hiçbir yere varılmadığını bildikleri bir oyun olarak görür (özellikle de Amerikan toplumu için söyler, Avrupa için daha derli toplu söylemlerde bulunur, zira Avrupa'da bunun bir aşk olarak vuku bulduğunu söyler). Yukarıdaki Camus' un sözü ile bunları birleştirirsek ve de bizim küçük Amerika olduğumuzu düşünürsek aslında aşk yaşamayıp da sadece flört ettiğimizi söylemeye çalıştığımı anlarsınız... Buna bir de postmodernistlerin eleştirisi eklersek durum daha net olur: zira çok hızlı bir dönemde yaşıyoruz ve herşey çok sık değişiyor ve tabi ki insanlar da hızla değişiyor; ve hızlı yaşayıp hızlı değişen insanların aşık olmaları tabi ki mümkün değil, olsa olsa flört mümkündür. Bu nedenlerle kimseye kızmayınız, zira herkes aynı şeyi aynı şekilde yaşıyor, birbirimizden o kadar farklı değiliz...(yani flört, modern insanın tek risk ettiği şeydir, habire riske girer zira sonunda ölüm yoktur, kolaycıdır modern insan)
Hiçbirimiz Ozan' ların ve Aşık' ların dünyasında yaşamadık ama onların sözlerini değerli buluyoruz, zira hepimiz aynı şeyi arıyoruz ve bulamıyoruz, yok belki de... Ama onların o güzel, sakin ve derin sözlerini seviyoruz, aşklarını tariflerini daha çok seviyoruz, sevilmez mi bu sözler:
Derdi hakla aşka düşen aşıklar Derdinden gayrına derman diler mi Hakk'a başın veren bağrı yanıklar Bayram geldi deyi kurban diler mi
Eğer Pir elinden içtiysen bade Ayık ol sırrın söyleme yad'a Beyhude'ye akıl veren beyhude Kamil olan kendini boşa yorar mı
Mücrimi'yem aldı beni firak Görülür mü yerden göğe onbir renk Herkesin öğüdü kendinden gerçek Gönül kırık akıl başa gider mi
Aramızda çok fark var ve en önemlisi zaman ve mekan farkı, birini ve bir düşünceyi değerlendirirken tarihsel konumuna göre değerlendiririz ve aşk'ı da böyle değerlendirmeliyiz, o zaman da kaldı bunlar... Günde 3-5 kişi le tanışan ve habire yeni ve kendince farklı insanlarla tanışan ve farklı insanlardan etkilenen birilerinin olması modern insanı aşk'tan uzağa itmiştir kanısındayım, naçizane fikrim budur.
Ez çı dıbejim bülura mın çı dibeji !!! Ne söyleyeyim kavalım ne söyleyeyim !!!
(Yani Kımılların dişisi çok ilginçtir...)
|
Bağlantı
|
• 17/7/2008 - "Katatonik Şizofreni"...
Katatonik Şizofreni, kişinin ölü gibi yatıp çevreye duyarsız hale gelmesidir. Bu bireysel bir tanımlamadır aslında ama ben bunun toplumsal olarak da kullanılabileceğini düşünüyorum, belki böyle bir kavram da vardır ama ben bilmiyorum... Toplumlar giderek daha duyarsızlaşıyor bu hepimizin malumu, herkes katanonik şizofren olma yolunda ve bu bütün topluma sirayet ediyor. Benim derdim bunu yaşadığımız toplumda geçerli olduğunu açıklamak ve bu aslında pek zor değil (bugün çok alçakgönüllü bir günüm olmalı)... Aristoteles, bilindiği üzere en yüksek etkinlik olarak felsefeyi görür ve bunun en önemli sebebi ise felsefenin evrensel ilkeleri konu almasıdır, eğer ilkeler yoksa sadece olaylarla ilgileniyoruz demektir; ki bu durumda, yani evrensel ilkelerin olmadığı durumda söylenenlerin pek bir anlamı yoktur. Bu yüzden günlük olaylarla ilgilenmek yerine iki adım geri çekilip izlemek ve bunları ilkesel bir biçimde ele almak en iyisidir ("Daima tarih içerisinde oluşumuz nedeniyle, tarihsel bilginin herhangi bir nesnelliğe sahip olması imkansızdır -Gadamer) ; fakat bu gibi bir açısına sahip olunca inanın sadece gülüyorsunuz olaylara zira hepsi çok komik... Şahsen haberleri pek izleyen biri değilim, hele de günlük siyaset ile ilgilenmeyeli çok oldu, sadece bazı özel durumlardan haberim oluyor, onu da gözümüze sokuyorlar (ellerinden gelse başka yerimize sokacaklar, buna ne şüphe). Günlük siyasete bakmaktan ziyade genel bir bakış açısını yeğliyorum, sonuçta okumayan, dinlemeyen, merak etmeyen ve sadece genel geçer doğrular ile ilgilenen insanların bol olduğu bir toplumuz; deyim yerindeyse Farabi'nin insan sınıflandırmasının en alt tabakasını teşkil ediyoruz (bunun için medeniyetü'l fazıla'ya bakınız)... En önemli sorunumuz, ki günlük siyasetin de birinci sorunudur bu, dinsel bir bakış açımız iyice yerleşmeye başladı; mutlaka bu da genel geçer bir durumdur, yıllardır devlet destekli bir oluşumun son raddesine geldik sayılır ve bu bakış açısı yoğun bir şoven-milliyetçi dalga ile katlandı. Ve sonuç olarak kafası hayli karışmış, ne düşündüğünü bilmeyen ve düşünmeyi bile bilmeyen bir toplum olduk. Buna aslında "yanlış bilinç" demek lazım Lukacs dediği üzere ama bu bile bunu tam karşılamıyor, bir yerde güzel bir şey okumuşum ve not etmişim: "İnsanlar sahiden bir sinek misali şişeye hapsedilmişlerse, önlerine dikilen o cam varken birşey görmeleri, bu da yetmezmiş gibi o bir şeyleri bulanık değil de olanca berraklığıyla görmeleri nasıl beklenebilir? Eğer yaşama bakış açıları sahiden hepten fetişistçe ise kendilerini özgür kılmak için çaba göstermek bir yana, köleleştirilmiş oldukları gerçeğini nasıl görebileceklerdir"... (Gerçi bunu Devlet ve Devletin ideolojik aygıtları üzerinden açıklamak da lazım ama şimdilik luzum yok) Biz de kendi fanusumuzu (şişe diyelim ya da) kendimiz yaratmadık, biz fanusumuza kendimiz girdik, sadece bize gösterdiler ve girin dediler; çırpınmadan kabul ettik çünkü alternatif aramayacak kadar korkağız (Herkes kendi fanusunda yaşar - Y.Odabaşı). Bizim felsefi bir bakış açımız hiçbir zaman olmadı (ilkesisiz çünkü) bunun için de alternatif aramadık ve bu durum şimdi daha net bir şekilde ortaya çıkıyor, en çok da dinsel durum ile ilgili olarak bu çok net ortaya çıkıyor. En önemlisi ise daha felsefe ile teoloji (inanç) ayrımını yapamıyoruz:" Felsefeyi teolojiden ayırmasını bilmeyen insanlar, Kutsal Kitap'ın mı aklın yoksa aklın mı Kutsal Kitap'ın hizmetinde olduğunu yani Kutsal Kitap'ın mı akla yoksa aklın mı Kutsal Kitap'a uydurulması gerektiği konusunda tartışma içindedirler (Spinoza)." Bu tür ayrımı yapamadığımız için ve bunu da anlamak istemediğimiz için habire aynı şey üzerinde resmen debelenip duruyoruz. Bu sorun ilginçtir ki Batı'da 200 yıl önce halledilmiş... Bilindiği gibi dinsel öğretinin temelinde inanç vardır, aksi durumda din, imanı gerektirmezdi. Habermas' a göre modernitenin başlangıcıya birlikte dinler çoğulcu bir toplumda varolabilmek için "öğretilerinin evrensel bağışlayıcılığı ve siyasetin kabulu konusunda" geri adım atarlar. Yani laik duruma entegre olmak zorunda kalıyorlar ama bunlar Batı için geçerli; Doğu'da ise bu geri adım sol hareketlerle başlar (dinin bireyselliğe itilme çabalarını sol bir tavır olarak okumaktayım; en kötü ihtimal ile liberal diyelim ya da). Bu durumda Kemalizm, Nasırizm ve Baas gibi askeri-bürokratik yapılanmaları sol olarak okuyabiliriz, bu hareketler daha ziyade konjonktor (gözünü sevdiğimin Lenin'i, ne güzel bulmuş bu kavramı ne desen uyuyor) gereği "sol" dur ve bu hareketler bu ayrıma dikkat etmişlerdir; bu konuda da yoğun bir çaba harcadıklarını biliyoruz. Ama biz toplumsal bir hareket ile felsefi veya ilkeli bir duruştan dolayı değil de yukarıdan gelen Jakoben bir anlayışla baskı yediğimiz için bizim bu yukarıdaki ayrımı görmemiz mümkün olmadı; Devlet dedi, biz hee dedik. Bu bizim her alanımız için geçerlidir sadece dinsel bakış açısı ile ilgili bir durumdur değildir...
Buna ek olarak tarih yorumumuz da benzerdir, ideolojik olarak bu konuda iyi donatıldık ve sanırım bu Osmanlı 'nın Batı'dan geri kaldığı andan itibaren başlayan bir süreçtir. Osmanlı ilk olarak (ve de son olarak) şöyle düşündü: "Toplumun bozulmasının tek sebebi ahlaki bozukluktur, ahlakımız bozulduğu için de geriledik ve savaşlarda yeniliyouz; eğer rüşvet, içki ve fuhuş önlenirse toplum düzelir ve eski halimizi alırız..." Bunu önlemek için bir çok önlem aldılar ve en önemlisi dinsel yapıyı iyice vurgulamak oldu; zira dindar insanın ahlakı bozuk olmaz diye düşündüler; ne büyük bir yanılgı... Sonuçta bunu önleyemediler, zira ilkesiz olmak sizin düzelmenizi engeller.. Aynı durum şimdi de var; ahlaki bir bozukluktan bahsediliyor yine, sebebi de dinden uzaklaşmamız ve bunu vurguladıkları için de bütün partiler dinsel argümanlarla dolu. En komiği de filmlerde oluyor ve inanılmaz komik geliyor bana, bizim kanallarda çıkan filmlere bakıyorum, sırf sansür; sigara ve dumanı sansür, içki sansür, argo sansür, küfür sansür, kan sansür... Sansürleyerek toplumu düzeltecekler, yani ahlakın bozulmasını önlüyorlar bunu yaparak; Sartre 'ın sözünü yine hatırlatıyorum: "Toplumlar ahlaki köreltilerek yokedilmez, vicdanı kokuşturularak yok edilir." Vicdanınız çürümüşse ve de çürütülmüşse gerisinin bir anlamı yok, eğer tarihinize bakıp bu vicdan muhasebesiniz yapmaz, sadece görüntü ile uğraşırsanız olacak olan budur: ilkesiz ve de boş söylemler...
Nedir peki tarihin önemi? Bizim tarihimiz bastırılmışlığın tarihidir (İnsanlık tarihi bastırılmışlığın tarihidir -Freud), bütün dönemlerinde Osmanlı zulumler yapmış ve katliamlar gerçekleştirmiştir, bunlar savaşta yapılsa normal karşılanır ama Osmanlı bunları mutamediyen silahsızlara karşı yapmıştır ya da silahı az olanlara karşı: Şeyh Bedrettin, Yavuz'un Alevi katliamları, Celali Katliamları, Ermeni katliamları vs vs. Her dönemde de bunları inkar ettik, zira yüzleşemiyoruz geçmişimizle... "Tarihin bastırılması akademik değil politik bir sorundur. Toplumun özgeçmişinin ve dolayısıyla geleceğinin bastırılmasıdır, geçmişin hatırlanması tehlikeli ve içgüdülerin doğmasına neden olabilir ve yerleşik toplum hayatı yıkıcı içeriğinden ürker -Marcuse, Tek Boyutlu İnsan, İdea yay., sayfa: 115)". Bu tehlikeli bir durumdur ve bu tehlikeden kaçmaktayız ama nereye kadar? Tarih ve tarihi okumak ve de tarihte bir akıl arama açısından bakarsak Giambattista Vico çok önemli bir kavşaktır. Vico, akla karşın tarihi ve belleği öne çıkarır (Verum ipsim factum: Hakikat ve yapılan özdeştir)... Vico, "tarihsel olaylar nasıl bir yaratım ise toplumlar da bizim yaratımımızdır " der, "eğer yapılmış olanla insan üretimi olguların ve olayların alanını anlıyorsak tarihsel bilgiler o zaman kesinliği amaçlıyordur" fikrindedir. Eğer vicdani muhasebeyi yapmazsanız kesinliğe ulaşıp bir bilgiye ulaşamazsınız, sadece tarih içinde bir oraya bir buraya koşan figürler olursunuz; birileri de sizi kullanır koşmalarınız işe yarasın diye... Ama eğer sorarsanız herkes durumdan memnun gibidir, ölü bir toplum ama öldüğünü kabul etmiyor, sanrılar içinde yaşamayı tercih ediyor: Katatonik şizofreni... Ve de akıl hocalarını çok seviyorlar: "Biz de önümüze her geleni beğenirdik: Tarih hocasını Heredot, felsefeciyi Eflatun zannederdik. Bizim hocaların adı neden tarihe henüz geçmemiş diye hayıflanırdık; ortada bir haksızlık olduğunu düşünürdük. Bize göre herkes alim adamdı (Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar, İletişim yay., sayfa: 278)". Yine geldik "yanlış bilinç" kavramına ve onu öğretenlere... Her toplum mutlaka kendi içinden birilerini çıkarır ve onları dinler; konuşanlara bakıyorum da "alim (!)" hepsi; ve bunları dinleyince daha net anlıyorsunuz.
Gelelim sonuca, dinsel bir yapının ağır bastığı ve tarihi ile yüzleşmeyen bir toplumuz. Dinsel vurgularla dolu, tarihini bilmeyen ve yüzleşemeyen ve yanlış bilinç ile kendini yatağa mahkum eden bir toplum... Bu toplumun bütün tahayyülleri geçersizdir. Dini din değildir, ahlakı ahlak değildir, siyaseti siyaset değildir, tarihi tarih değildir. "İnsanları insan değildir..." Marx 'ın bir sözünü hatırlatmadan sözü bitiremeyeceğim yine: "İnsana, kendi dışındaki nesnel dünyaya inanmayı ilk öğreten şey aşk'tır..." (gerçi sırf lafı buraya getirmek için çırpındım, zor oldu ama başardım). Çok aşık olan bir toplumuz ama bu da ilginçtir, neredeyse her ay aşık oluyoruz; bu aslında Marx 'ın sözüyle çelişiyor gibi görünüyor. Bilinç halindeki insan dış nesneyi algılar, sanrılar halinde olanlar ise sadece zanneder; bu da böyle bir şey... "İnsanları insan olmayan" bir toplum "aşk" ı da bilemez...
|
Bağlantı
|
|
|
|
|